
Bir sözün, bir yalanın, bir suskunluğun ve insanın kendi vicdanıyla hesaplaşmasının hikâyesi.

AYDINHABERCİ.COM | KÖŞE YAZISI
Bir insan dünyaya geldiğinde onu tertemiz, bembeyaz bir A4 kâğıdına benzetirim.
Üzerinde henüz hiçbir yazı yoktur. Ne bir yalan, ne bir ihanet, ne tutulmamış bir söz, ne de kırılmış bir güven...
Sonra hayat başlar.
O kâğıdın üzerine önce ailesi, sonra çevresi, arkadaşları, öğretmenleri ve yaşadığı olaylar bir şeyler yazmaya başlar.
Zaman geçer.
Kâğıdın üzerine yeni satırlar eklenir. Bazı kelimelerin altı çizilir. Bazıları silinir. Bazılarının üzeri karalanır.
Kimi zaman kâğıt buruşur, kimi zaman üzerine su dökülür. Bazen kirlenir, bazen yırtılır. İnsan onu düzeltmeye, yeniden kullanmaya çalışır.
Ama dikkatli bakıldığında geçmişte yaşananların izleri hâlâ oradadır.
İşte ben insan hayatını biraz böyle görüyorum.
İnsan büyür, öğrenir, çalışır, para kazanır, kaybeder, yeniden kazanır.
Hayatın içerisinde bazen doğru kararlar verir, bazen yanlışlar yapar.
Fakat bir gün öyle bir noktaya gelir ki önünde iki yol belirir.
Bir tarafta doğruluk vardır.
Diğer tarafta ise belki daha kolay kazanılacak bir para, elde edilecek bir menfaat, korunacak bir makam veya kaybedilmek istenmeyen bir rahatlık...
İnsan o anda bir tercih yapar.
İşte benim merak ettiğim, insanın o tercihi yaparken kendi kendisine ne söylediğidir.
Bir insan ilk yalanını söylediğinde ne hisseder?
İlk defa verdiği sözü bilerek yerine getirmediğinde vicdanı ne söyler?
İlk defa başka bir insanın güvenini kendi çıkarı için kullandığında, içinden nasıl bir ses yükselir?
Yoksa zamanla o sesi duymamayı mı öğrenir?
Hayatım boyunca insanlarla alışveriş yaptım, ticaret yaptım, sözler verdim, sözler aldım.
Bazen insanlar bana bir şey yapacaklarına dair söz verdiler.
Ben de o söze güvenerek planlar yaptım.
Zamanımı ayırdım. Belki başka bir işimi erteledim. Belki maddi bir yükümlülüğün altına girdim.
Sonra verilen sözün günü geldi.
Ama söz yerine getirilmedi.
Aradan zaman geçti.
Telefon ettim.
Telefon çaldı, çaldı...
Cevap verilmedi.
İşte benim yıllardır merak ettiğim bir şey var.
O insan telefonunun ekranında benim ismimi gördüğünde acaba yüzünde nasıl bir ifade oluşuyor?
Mahcup mu oluyor?
Üzülüyor mu?
Kendi kendisine bir mazeret mi üretiyor?
Yoksa hiçbir şey olmamış gibi telefonun susmasını mı bekliyor?
Bilmiyorum.
Ama gerçekten merak ediyorum.
Çünkü ben o insanın yalnızca verdiği sözü neden tutmadığını değil, verdiği sözün karşısındaki insanın hayatını nasıl etkilediğini düşünüp düşünmediğini de merak ediyorum.
Burada bir ayrım yapmamız gerekiyor.
İnsan her zaman verdiği sözü yerine getiremeyebilir.
Ticaret hayatıdır bu.
Hesaplar şaşabilir. Beklenen para gelmeyebilir. Bir iş aksayabilir. Hastalık olabilir, beklenmedik bir sorun çıkabilir.
Bunların hepsi mümkündür.
Benim anlamakta zorlandığım, insanın başarısız olması değil.
Başarısızlığını açıklamaktan kaçınması.
Çünkü karşısındaki insan da taş değil.
O da insan.
Telefonu açıp konuşsan belki seni anlayacak. Belki sana zaman tanıyacak. Belki elinden geliyorsa yardım edecek.
Ama sen hiçbir açıklama yapmazsan, karşısındaki insanı belirsizliğin içinde bırakırsan, onun ne düşünmesini beklersin?
İnsan bazen bir borcun ödenmesini bekler.
Ama bazen de yalnızca bir cümle bekler:
“Sana söz verdim ama yerine getiremedim. Özür dilerim.”
Bu cümleyi kurmak neden bu kadar zor olabilir?
Antik Yunan filozofu Diyojen'in yaşam anlayışında insanın gereksiz ihtiyaçlardan, gösterişten ve güce bağımlılıktan kurtulması önemli bir yer tutar.
Ona atfedilen bir anlatıda, saray çevresinde yaşayan bir filozofa sade bir yemekle yetinmeyi öğrenebilseydi hükümdarlara bağımlı kalmayacağı söylenir.
Bu anlatının farklı biçimleri vardır. Burada önemli olan kelimelerin birebir kime ait olduğundan çok, taşıdığı düşüncedir.
İnsan gerçekten neye muhtaçtır?
Daha fazla paraya mı?
Daha gösterişli bir hayata mı?
Başkalarının alkışına mı?
Yoksa kendi doğrularıyla yaşayabilmeye mi?
Ben para kazanmanın kötü olduğunu düşünmüyorum.
Tam tersine, çalışmak, üretmek, ticaret yapmak, kazanç elde etmek hayatın doğal parçalarıdır.
Ama insan kazandığı paranın karşılığında karakterinden ne kadar vazgeçiyorsa, o kazancın görünmeyen bir maliyeti de vardır.
Bazen insan para kazanırken aslında çok daha değerli bir şeyini kaybedebilir.
Kendi sözüne duyulan güveni.
Gelelim o beyaz A4 kâğıdına.
Bir insan ilk yalanını söylediğinde, sanki o tertemiz kâğıdın üzerine yanlış bir kelime yazılmış gibidir.
İkinci yalanında bir çizik daha oluşur.
Üçüncüsünde belki o çizikleri kapatmak için yeni kelimeler yazılır.
Zamanla kâğıt karışır.
Bir yalanı örtmek için başka bir yalan söylenir.
Bir sözün tutulmaması başka bir mazeretle açıklanır.
Sonra başka bir söz verilir.
Ve insan, kendi yazdığı satırların arasında kaybolmaya başlar.
Ama burada kendimize de bir soru sormalıyız.
Bir kere yalan söyleyen insan, ömrünün sonuna kadar yalancı mı kalır?
Bence bu sorunun cevabı insanın sonraki davranışlarında saklıdır.
Çünkü kâğıt buruşmuş olabilir ama insan bir kâğıttan ibaret değildir.
İnsan hatasını anlayabilir.
Özür dileyebilir.
Verdiği zararı gidermeye çalışabilir.
Bir daha aynı yanlışı yapmamaya karar verebilir.
Fakat bütün bunların yalnızca sözde değil, davranışta da karşılığı olmalıdır.
Buruşmuş bir kâğıdı ütüleyebilirsiniz.
Ama üzerindeki izleri tamamen yok edemeyebilirsiniz.
İnsan da geçmişini değiştiremez.
Fakat gelecekte o kâğıdın üzerine ne yazılacağına karar verebilir.
Belki de bütün meselenin düğümlendiği yer burasıdır.
İnsan başkalarına karşı dürüst olmadan önce kendisine karşı dürüst olabilmeli.
Ben birine söz verdim mi?
Verdim.
Yerine getirdim mi?
Getirmedim.
Peki, neden?
Gerçekten elimde olmayan nedenlerden dolayı mı?
Yoksa işime gelmediği için mi?
Karşımdaki insanın zamanını, parasını ve güvenini kullandım mı?
Onu cevapsız bıraktım mı?
Bu soruların cevabını insan bazen başkalarından saklayabilir.
Ama kendisine vereceği cevaptan da kaçarsa, işte o zaman sorun yalnızca tutulmamış bir söz olmaktan çıkar.
İnsanın kendi vicdanıyla ilişkisine dönüşür.
Hayat geçiyor.
Hepimiz yaşlanıyoruz.
Kazandığımız paralar, aldığımız evler, kullandığımız arabalar, sahip olduğumuz makamlar bir gün geride kalacak.
Ama insanların hafızasında bıraktığımız izler yaşamaya devam edebilir.
Kimileri için “Sözüne güvenilirdi” denilecek.
Kimileri için “Zor durumda kaldı ama dürüst davrandı” denilecek.
Kimileri içinse belki yalnızca şu cümle kurulacak:
“Çok söz verirdi ama sözünü tutmazdı.”
Ben insanların ne kadar para kazandığından önce, kazandıkları paranın yanında hangi değerleri koruyabildiklerini merak ediyorum.
Bir de telefonları...
Verdiği sözü yerine getirmediği insan aradığında telefonuna bakıp açmayan kişinin yüzünü merak ediyorum.
Acaba ne düşünüyor?
Acaba ne hissediyor?
Belki bir gün bunu kendisine sorabilirim.
Ama daha önemli bir soru var.
Çünkü insan telefonunu sessize alabilir.
Bir görüşmeyi reddedebilir.
Karşısındaki insanla konuşmaktan kaçabilir.
Fakat insanın kendisiyle yüzleşmesi gereken anlar da vardır.
İşte o zaman merak ediyorum:
Telefon çaldığında ekranda kimi gördüğü değil, sabah aynaya baktığında karşısında kimi gördüğüdür asıl mesele.
Ve o aynadaki insan, bir zamanlar tertemiz olan o beyaz kâğıdın üzerine yazılanları hatırlıyor mudur?
Yoksa çoktan unutmuş mudur?
Çünkü insanın gerçek karakteri yalnızca söz verirken değil, verdiği sözü yerine getiremediği gün de ortaya çıkar.
AydınHaberci.com — Köşe Yazısı
İnsan, hayat ve ticaret üzerine düşünceler.
