
TARİHİN İZİNDE | AYDINHABERCİ.COM ÖZEL

Bir insanı öldürmek için bir hançer yeterli olabilir. Peki, bir insanın güvenini öldürmek için ne gerekir? MÖ 15 Mart 44'te Roma'da yaşanan suikast, yalnızca Jül Sezar'ın hayatını değil, bir cumhuriyetin geleceğini de değiştirdi. Aradan iki bin yılı aşkın zaman geçti. Ancak Sezar ile Brütüs'ün hikâyesi, dostluk, sadakat, iktidar ve ihanet üzerine düşündürmeye devam ediyor.
Roma, MÖ 15 Mart 44.
Tarihin en güçlü devlet adamlarından biri, belki de hayatının son sabahına uyandığının farkında değildi.
Jül Sezar...
Ordular yönetmiş, savaşlar kazanmış, düşmanlarını mağlup etmiş, Roma'nın siyasi düzenini değiştirmişti.
Ancak o sabah karşısında ne yabancı bir ordu vardı ne de savaş meydanında kendisini bekleyen bir düşman.
Tehlike, yıllardır birlikte siyaset yaptığı insanların arasındaydı.
Sezar, Pompeius Tiyatrosu kompleksindeki Senato toplantısına katılmak üzere yola çıktı.

Antik kaynaklara göre kendisini bekleyen tehlike konusunda uyarılmıştı. Fakat bu uyarılar onu kaderinden kurtaramadı.
Senato toplantısında Sezar'ın çevresini bir grup senatör sardı.
Başlangıçta sıradan bir siyasi görüşme gibi görünen buluşma, birkaç saniye içinde kanlı bir suikasta dönüştü.
Tillius Cimber, Sezar'a yaklaşarak bir talepte bulundu. Ardından giysisinden tuttu.
İlk hançer darbesini Casca indirdi.
Sezar kendisini savunmaya çalıştı. Ancak saldırganlar çoğaldı.
Antik tarihçi Suetonius'un aktardığına göre Sezar, toplam 23 bıçak yarası aldı.
Bir zamanlar Roma'nın kaderine yön veren adam, artık kendi hayatını koruyamayacak durumdaydı.
Ve saldırganların arasında tanıdığı bir yüz vardı:
Marcus Junius Brütüs.

İşte tarihin en dokunaklı, en çok anlatılan ve en çok tartışılan anlarından biri...
Sezar'ın, Brütüs'ü saldırganların arasında gördüğünde büyük bir hayal kırıklığı yaşadığı anlatılır.
Yüzyıllar sonra William Shakespeare, bu trajediyi dünya edebiyatının unutulmaz sözlerinden biriyle ölümsüzleştirdi:
“Et tu, Brute?” — “Sen de mi Brütüs?”
Ancak burada tarihî bir gerçeği hatırlatmak gerekir.
Sezar'ın bu sözleri gerçekten söylediği kesin değildir. Suetonius, bazı anlatılarda Sezar'ın Brütüs'e Yunanca seslendiğinin aktarıldığını belirtir. Başka anlatılarda ise Sezar'ın son anlarında konuşmadığı ifade edilir.
Dolayısıyla bugün bildiğimiz meşhur söz, tarihî kesinlikten çok edebiyatın insanlık hafızasına kazandırdığı bir ifadedir.
Ama belki de bu cümlenin gücü tam burada saklıdır.
Çünkü insan bazen kendisine yapılan kötülüğün büyüklüğünden çok, kötülüğü yapan kişinin kim olduğuna üzülür.
Tarihin en önemli sorularından biri de budur.
Brütüs ve diğer suikastçılar, Sezar'ın giderek artan yetkilerinin Roma Cumhuriyeti'ni ortadan kaldıracağından endişe ediyordu.
Onlara göre Sezar'ın ölümü, Roma'nın özgürlüğünü korumak için gerekliydi.
Ancak Sezar'ın destekçileri açısından yaşananlar siyasi bir cinayetti.
İşte tarih burada iki farklı bakış açısıyla karşımıza çıkar.
Bir tarafta cumhuriyeti koruduğuna inananlar, diğer tarafta kendilerine güvenen bir devlet adamını öldürenler...
Peki, bir insanın kendi düşüncesini doğru kabul etmesi, başka bir insanın hayatına son vermesini haklı çıkarabilir mi?
Bu sorunun cevabı yalnızca antik Roma'nın değil, insanlık tarihinin de en ağır tartışmalarından biridir.
Suikastçılar, Sezar'ı ortadan kaldırdıklarında Roma Cumhuriyeti'nin yeniden güçleneceğini umuyordu.
Fakat bekledikleri gerçekleşmedi.
Roma yeniden siyasi çatışmalara ve iç savaşlara sürüklendi.
Brütüs ve Cassius, MÖ 42'de Philippi Muharebeleri'nde yenilgiye uğradı. Brütüs daha sonra kendi yaşamına son verdi.
Sezar'ın ölümünden sonraki güç mücadelelerinin sonunda Octavianus, Augustus adıyla Roma'nın ilk imparatoru oldu.
Böylece cumhuriyeti kurtarmak amacıyla gerçekleştirilen suikast, cumhuriyet yönetiminin sona ermesine giden süreci durduramadı.
Tarih bazen böylesine acı bir çelişkiyi içinde taşır.
Bir düzeni kurtarmak için yapılan eylem, o düzenin yıkılışını hızlandırabilir.
Sezar'ın hikâyesine yalnızca bir suikast olarak bakarsak, tarihin bize anlatmak istediği önemli bir gerçeği gözden kaçırabiliriz.
Çünkü bu olayın merkezinde yalnızca iktidar yoktur.
İnsan vardır.
İnsanın hırsı, korkusu, sadakati, inancı ve güveni vardır.
Bir düşünelim...
Sezar, savaş meydanlarında binlerce askerle karşı karşıya gelmişti.
Düşmanının kim olduğunu biliyordu.
Ancak Senato'da kendisini çevreleyen insanların bir kısmı, daha önce aynı siyasi dünyanın içinde bulunduğu kişilerdi.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, yanında duran herkesin kendisiyle aynı düşünceleri ve duyguları paylaştığını sanmasıdır.
Oysa aynı masada oturmak, aynı hedefe yürümek anlamına gelmez.
Aynı yolda yürüyen insanların bile yolları bir gün ayrılabilir.
Burada asıl mesele, fikir ayrılığı değil; fikir ayrılığının şiddete ve ihanete dönüşmesidir.
Güven, bir insanın başka bir insana emanet ettiği görünmez bir değerdir. Kırıldığında sesi duyulmaz ama bıraktığı iz yıllarca silinmeyebilir.
Sezar'ın ölümünden geriye büyük bir siyasi miras kaldı.
Brütüs'ün adından geriye ise tarih boyunca tartışılan bir karar...
Biri iktidarın sınırlarını, diğeri sadakatin sınırlarını hatırlattı.
Ve bugün, iki bin yılı aşkın zaman sonra, bu olay hâlâ insanlara aynı soruyu sorduruyor:
Bir insanın kalbinde açılan en derin yara, düşmanından aldığı darbe midir, yoksa dost bildiği birinin kendisine sırt çevirmesi midir?
Belki de Sezar ile Brütüs'ün hikâyesi, bu yüzden hiçbir zaman eskimeyecek.
Çünkü zaman değişir, devletler değişir, imparatorluklar yıkılır.
Ama insanın güvenmeye duyduğu ihtiyaç değişmez.
Tarih yalnızca geçmişte yaşananları anlatmaz. Bazen bugünün insanına, yarın hangi hataları yapmaması gerektiğini de fısıldar.
AydınHaberci.com | Tarihin İzinde – Özel Tarih Dosyası
